20 yıllık kariyer yoldaşlığı, “Kedi ve Kitap” kardeşliği

Yazan: Onur Ataoğlu

ODTÜ Endüstri Mühendisliğinden mezun olduktan sonra Aselsan’da çalışmaya başladım. Hepsi benim gibi mühendis olan 7 kişilik bir ekipte, aynı dili konuştuğum insanların arasındaydım. Birkaç ay içinde şeytan dürttü ve o günlerde çok gözde bir kuruluş olan Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın sınavlarına girdim, kazandım ve Aselsan’dan istifa etmeye karar verdim. Arkadaşlarım kararımı şaşkınlıkla karşıladı; ne de olsa mühendisliği bırakıp “devlet memuru” olmaya gidiyordum…

O yaşlarda kafamızdaki devlet memuru imajı, Levent Kırca skeçleri ve Gırgır karikatürleri tarafından şekillendirilmişti. Koyu renkli giyinen, asık suratlı, “bugün git yarın gel” diyen soğuk insanlar… Bu yüzden, Hazine’nin kapısından girerken karnıma ağrılar saplanmıyor değildi. Personel Dairesiyle görüştüm, beni birimime yolladılar, ve Genel Müdürün yanında ilk kez Osman Bey ile karşılaştım (Bu yazının tarihinden tam yirmi yıl önce!). Osman Bey daha ilk görüşte gözlerinin pırıltısı, zeka ve sevecenliğini yansıtan ifadesi ile içimi rahatlattı. Kafamdaki ürkütücü devlet memuru algısının bir önyargı olduğunu, yeni işimde de sevgi ve saygı duyacağım, kendimi yakın hissedebileceğim insanlarla çalışabileceğimi hissettirdi.

Şansıma, beni Osman Bey’in Daire Başkanı olduğu birimine verdiler. Daire, Uluslararası İlişkiler ve YİD projelerinden sorumluydu; o günler itibariyle son derece kritik ve tartışmalı konularla ilgileniyorlardı. Osman Bey, işe başladığım gün beni bir proje toplantısına göndererek (tabiri caizse) havuza itti ve işlerin içine girmemi sağladı.

Konular gayet sıra dışı ve öğretici idi. Ve bir hayli de riskli… Zaten bu kaçınılmaz riskin bedelini ilerleyen yıllarda Osman Bey (ne yazık ki) hiç hak etmediği şekilde ödedi; ki bu apayrı bir konu… İlk başlarda işlerden gözüm korkmuştu, ancak Osman Bey ile çalışıyor olmak beni rahatlatıyordu. Çalıştığımız konulara geniş bir perspektiften, analitik ve eleştirel bakış açısı benim için çok öğretici olmuştu. Fizik mezunu olmasından dolayı benzer bir teknik jargonu, ortak bir bakış açısını da paylaşıyorduk. Samimiyeti ve alçakgönüllülüğü sayesinde de aramızdaki ilişki çok kısa sürede amir/çalışan ilişkisini aşıp dostluğa dönüştü.

Osman Bey’in varlığı, fikir ve deneyimlerini paylaşması genel olarak ekonomi ve bürokrasi ile ilgili algımın ve görüşlerimin şekillenmesinde büyük rol oynuyordu. Çoğu günler işlerle ilgili gelişmeleri tartışmak üzere büyük bir heyecanla odasına giderdim. Olaylara yaklaşımım genellikle belli bir açıdan olurdu. O ise ilk önce ne içeceğimi sorar, çayımızı sipariş ettikten sonra sakince koltuğuna yerleşir, “Konuyu bir de şu açıdan düşündün mü” diyerek yeni bir perspektif açardı. Yaşanan gelişmeleri gerek Türkiye’de, gerek dünyada yaşanan politik, ekonomik ve sosyal gelişmelerin ışığında, geniş bir açıdan değerlendirirdi. Büyük resmi gözden kaçırmama yeteneğimi, birlikte yaptığımız sabah sohbetleri sırasında keskinleştirmişimdir.

Uluslararası İlişkiler Dairesinde çalışmamızın gerektirdiği işlerden biri de İkili Yatırım Anlaşmaları’nın müzakeresi idi. Bir gün birlikte, Rusya ile yürütülen anlaşma müzakerelerine katılmamız gerekti. Ben ilk kez böyle bir deneyim yaşayacaktım ve müzakere tekniklerini az çok kağıt üzerinden okumuş olsam da, Rusya gibi, diplomaside ekol oluşturmuş bir ülkenin heyetinin karşısına oturmak apayrı bir duyguydu. Ben toplantıda ağzımı açacak değildim tabii ki; ancak o ortamda bulunmak bile büyük bir tecrübe olacaktı. Osman Bey, toplantı öncesinde ve esnasında üşenmeden bana taktiklerini anlatıyordu. Özellikle taviz verme/taviz alma, o günlerin moda deyimiyle “bir koyup üç alma” teknikleri benim için çok öğretici olmuştu. Toplantılardaki rahatlığı, doğallığı, araya espriler sıkıştırarak müzakere atmosferini kontrol etmesi oldukça önemli bir deneyim oldu.

İşe başladıktan bir süre sonra, tüm yeni başlayanlar için bir hizmet içi eğitim programı düzenlendi. Hazine’nin her biriminden yöneticiler, yeni başlayan bizim gruba (ki, 45 kişilik bir gruptuk) kendi birimlerini, görev ve sorumluluklarını tanıttılar. Genelde sunum ve toplantılar biraz sıkıcıydı; daha çok yasal mevzuatı özetlemek şeklinde, resmi gazete okur havasında geçiyordu. Bizim Genel Müdürlüğün tanıtılması için Osman Bey görevlendirilmişti; o gün, olaylara geniş ve çok yönlü bakış açısı, genel kültürü ve samimi, esprili konuşma tarzı ile grubumuzun üzerindeki ölü toprağını silkeledi. Ben de kendime bir pay çıkarıp “işte, benim Daire Başkanım” diye böbürlenerek dolaştım arkadaşlarımın arasında… Tabii ki zeki bakışlarının ve yakışıklılığının da genç dinleyici kitlesi üzerinde büyük bir etkisi olduğunu eklemem gerek…

Bir süre sonra, ne yazık ki, dairem değişti ve Osman Bey artık amirim değildi. Ama bu durum aramızdaki ilişkiyi değiştirmedi; köklü bir dostluğun temelini atmıştık. Ben yine sabahları heyecanla odasına gidip “bakın yine ne olmuş…” diye konuya dalıyor, o da çayımızı sipariş ettikten sonra konuya farklı bir bakış açısı getirerek keyifli bir sohbeti başlatıyordu.

Osman Bey’e kendimi yakın hissetmemin en önemli sebebi, benzer zevkleri ve hayat görüşünü paylaşıyor olduğumuza dair inancımdı. Nitekim, iş dışında da sürekli yollarımız kesişiyordu. Ben o zamanlar eşim Aysun’la nişanlı iken, doğal olarak iş dışındaki saatlerimiz Ankara’nın çeşitli sinema, tiyatro, cafe ve restoranlarında geçiyordu. Gittiğimiz yerlerde sık sık Osman Bey ve arkadaşları ile karşılaşıyorduk. Bu durum o kadar çok tekrarlamaya başladı ki, bir gün yan yana masalarda oturduğumuz bir restoranda yanıma yaklaşıp “oğlum, çekilsene ayağımın altından, bırak artık peşimi” diye takılmıştı. “Abi, Ankara’da gidilebilecek 3 sinema, 5 kafe, 10 restoran var, ne yapabilirim” diye cevap vermiştim ve gülüşmüştük… O kış Erciyes’te kayak pistlerinde bile birbirimizle karşılaşınca… artık şaşırmadım. İş yerinden başka kimseyle bu kadar sık karşılaşmadığım için, benzer zevkleri ve yaşam tarzlarını paylaştığımıza iyice inandım…

Bir süre sonra ortak bir ilgi alanımız daha gelişti. Evdeki kedimiz beş yavru doğurdu ve ben yavrulara yeni yuvalar arama derdine düştüm… Osman Bey’e kedi yavrularından bahsettim ve ilgisini çektim. Yoğun ikna ve pazarlama seanslarından sonra, tam bir Garfield namzeti olan sarı erkek yavruda karar kıldı. Yanlış hatırlamıyorsam, Çayyolu civarındaki lojmana yeni taşınıyordu ve kediyi de oraya alacaktı. Ama teslimatı Güniz Sokaktaki aile evine, Oktay Amcaya yapmamı rica etmişti. Elimde kedi yavrusu ile Oktay Amcaların kapısına dayandım, (Osman Bey evde yoktu) beni içeri davet ettiler, bir süre sohbet ettik… O sırada benim gözlerim korku içinde evdeki vazo, abajur, kristal ve bilumum kırılabilecek aksesuarı inceliyordu. Kediyi teslim edip döndüm ve ertesi gün Osman Bey’den evlerindeki çok değerli bir vazonun kedimiz tarafından tuzla buz edildiği haberini aldım.

Ama kedi, yediği naneye rağmen kendini sevdirmişti ve geri gelmedi. Büyüdükçe giderek azmanlaştı, Garfield karakterinden “Kötü Kedi Şerafettin” karakterine terfi etti, mahallenin bıçkın kabadayısı oldu. Osman Bey’le sabah çayı sohbetlerimizin bir numaralı konusu kediler oldu; beni sık sık başına açtığım dertten (!) dolayı iğnelemeye başladı, ben de “satılan mal geri alınmaz” prensibini hatırlatınca bana “kedi tüccarı – kedici” lakabını taktı. Artık Hazine koridorlarında bana sürekli “Kedici” diye sesleniyordu, ve uzun bir süre bu lakap üzerime yapıştı…

Daha sonra araya tayinler girdi. Osman Bey, hak ettiği, kariyerine, kişiliğine çok yakışan bir şekilde OECD’ye tayin oldu. O Paris’ten döndükten kısa bir süre sonra da ben Tokyo’ya tayin oldum. Tokyo’ya gidişimden kısa bir süre önce bana orada yaşayan kardeşinden bahsetti ve yeni bir ortak paydamız daha oldu: Erol… Tokyo’ya gidince Osman Bey “benzeri” bir dost edinmenin heyecanı ile Erol’u aradım ve tanıştık… Gel gör ki, iki kardeş her zaman birbirine benzemez. Bu yazdığımı sakın olumsuz bir niteleme olarak düşünmeyin, ama alçakgönüllülük, samimiyet, zehir gibi bir zeka gibi ortak yanları olsa da, farklı niteliklerde iki kardeşi tanımış olmak benim için büyük kazanç oldu. Osman Bey ve Erol’u birbirine benzeyen değil, birbirini tamamlayan iki kardeş olarak gördüm hep…

Japonya dönüşü Osman Bey’le yine beraberdik. Sabah çayları için bazen odasına gidiyordum, bazen de Osman Bey “Yiyecek neyin var” diyerek baskına geliyordu. Konuşacak, tartışacak çok konumuz vardı; sağolsun ülke gündemi de bizi hiç boş bırakmıyordu. Ayrıca Osman Bey yıllar önce başına sardığım kediyi unutmamıştı ve rövanşı almaya kararlıydı! Nerdeyse her hafta “elimde tam sana göre bir kedi var” diyerek odama gelir ve beni iknaya çalışırdı. Ama kızımın alerjik yapısı nedeniyle çok güçlü bir defansım vardı ve tüm ataklarını ustaca savuşturdum.

Tokyo dönüşü ortak başka noktalar da bulduk. Osman Bey, tarihe olan ilgisini akademik boyuta taşımıştı ve ODTÜ’de tarih doktorasına başlamıştı. Ben de mesleki kariyerimin ortalarına gelmiştim, ve beni de ilgi duyduğum bir alanda kendimi geliştirmem, atalete kapılmamam konusunda ikna etmeye çalışıyordu. Doğuştan tembel olan ben, Osman Bey’in güçlü telkiniyle yüksek lisansla ilgili merkezi sınavlara girip doktora için girişimlerde bulunmaya karar vermiştim. Daha sonra istediğim konuda doktora imkanı bulamadım, ama Osman Bey’in bu konudaki güçlü iradesini gıptayla izledim…

Ben de ona Japonya dönüşü, yazmayı düşündüğüm kitapla ilgili akıl danıştım. Kitap projemi ilk paylaştığım dostlarımdan biriydi, ve beni bu konuda tahminimin ötesinde cesaretlendirdi. Koridorlarda duymaya alışmış olduğum “kedici” seslenişinin yerini “kitap nasıl gidiyor” sorguları almıştı, hatta beni tanıdığı bir iki yayıncı ile de görüştürdü. Osman Bey’in de yazmaya niyetlendiği bir kitap vardı, ve zamanla ana sohbet konularımızdan biri kitaplarımız oldu…

Ve ardından emeklilik dönemi ile ikinci kariyerinin başlangıcı geldi. Eskisi kadar sık görüşemesek bile bir telefonun yakınlığında olduğumuzu biliyorduk. Üçüncü bir kariyer olarak ikiz babalığının başladığını, ve bu meslekten emekliliğin söz konusu olmadığını konuşuyorduk. İkizlerden birinin adının Onur olamsından da ayrıca onur duymuştum (ismin verilişiyle ilgim olmasa da J) Bu yazıyı da, Erol’un önerisi üzerine, öncelikle Onur ve Mert için yazmak istedim… Acı bir yazgı sonucu, yeterince tanıyamayacakları babaları hakkında biraz daha fazla fikir edinebilmeleri için…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s