İzmir Karşıkaya 1728. Sokak

Not: Bu yazı 4 Ocak 2013 günü Facebook’da dört kuzen (Gülden, Esra, Yonca ve ben) arasında geçen konuşmadan oluşturuldu. Yazı 28 Ocak’da yenilenmiştir. 

Çocukluğumda her bayram İzmir Karşıyaka’ya giderdik. 1728. Sokakta (Kilise sokağı) taştan iki katlı tipik bir İzmir evinde Seniha teyzem ile beraber oturan anneannem veya Yalı Caddesi’nde oturan Nezihe teyzemlerde kalırdık. Bu ziyaretler başlı başına bir olaydı. Ankara’dan kalkılıp yataklı tren ile İzmir’e gidilirdi. Zahmetli bir yolculuktu, buharlı trenler her zaman rötar yapar, yol ortasında Eskişehir, Soma veya alakasız yerlerde uzun süre beklerlerdi. Kış aylarında kompartmanların içi soğuk olur, camlar da buz tutardı. Okuduğumuz gazeteleri penceresinden gazetesiz vatandaşlara verdiğimiz günlerdi.

Bu yorucu seyahattan sonra Karşıyaka’nın sevimli istasyonunda inilir, oradan oflaya poflaya o güzelim evlere girilip yerleşilinir. En az bir hafta sabahtan akşama aile ortamının tüm sıcaklığı dolu dolu yaşanırdı.Bayramlar bizim bol bol sevildiğimiz, şımartıldığımız, her zaman neşeli olunan, ailenin buluştuğu, evin kadınlarının heyecanlı ve sevinçli telaşlarına bizim muzırlıklarımızın ve bağrışmalarımızın karıştığı zamanlardı.

Ailemin İzmir-Karşıyaka ve Manisa tarafı tam kadro babam ve annemin nişanında. Koltuğun sağında anneannem Münire Erbuğ, yanında babam ve annem, onun yanında da dedem. Temmuz 1956, Nezihe Teyzemin evinde.

Ailemin İzmir-Karşıyaka ve Manisa tarafı tam kadro babam ve annemin nişanında. Koltuğun sağında anneannem Münire Erbuğ, yanında babam ve annem, onun yanında da dedem. Temmuz 1956, Nezihe Teyzemin evinde.

Karşıyaka’nın bayramları cümbüş havasında geçer, coşku ve eğlence ile kutlanırdı. Biz çocuklar kızkaçıran, mantar tabancaları ve benzeri bol gürültülü binbir çeşit oyun ile günümüzü gün ederdik. Bu bayramlardan birinde  bir arkadaşım ile beraber iki afacan panayırda vur karayı al parayı işini denemeye karar verdik. Bir beyaz tahtaya hedef çizip, ucu sivri oklardan aldık ve istasyonun yanındaki çay bahçesinin- ki eşi benzeri yoktu bu çay bahçesinin- girişine tezgah açtık. Üç hakkında da 12den vurana oyun parasının iki mislini veriyorduk. Her şey iyi giderken ve biz de bol para yaparken adamın biri gelip ardı ardına tüm atışları isabet ettirmesin mi? Hem de hiç sektirmeden. Baktık iş yaş, adam da gitmiyor. Tezgahı bırakıp tabanları yağlamıştık.

İzmir’den bahsedip de annemlerden söz etmemek olmaz. Türkiye’nin aydınlık yüzüdür derler bu şehir için. Gerçekten de öyledir. Galiba hep de öyleydi. Sokaklarında oynamak, Yalı Caddesinde dolaşmak, kaymaklı dondurmasını yemek, faytonlu sünnet düğünlerini izlemek, vapur ile karşıya geçip Alsancak’da, Kordon boyunda gezinmek, kurban ve şeker bayramlarında akrabalar ve komşular arasında yarışmak İstanbul’da, Ankara’da bulunamayacak bir keyif verirdi. Basmanesi, Fuarı, Paraşüt Kulesi, körfezi ile bir semboldü İzmir.

1 Mayıs 1950, Annem ön sırada soldan ikinci. İzmirli gençler her hafta sonu piknik yaparlarmış.

1 Mayıs 1950, Annem ön sırada soldan ikinci. İzmirli gençler her hafta sonu piknik yaparlarmış.

1951 yılında annem (sağda) ve Sevim teyze

1951 yılında annem (sağda) ve yakın arkadaşı Sevim

1952 yılı Fuar girişi. İzmirli genç hanımlar bir aradalar. Annem arkadaşları, Adalet (Ağaoğlu), Gönül ve Yıldız ile

1952 yılı Fuar girişi. İzmirli genç hanımlar bir aradalar. Soldan sağa annem arkadaşları, Adalet (Ağaoğlu), Gönül ve Yıldız ile.

Bütün bunları annemin, anneannemin hikayelerinden ve o hikayeleri anlatan yüzlerinden anlardım. Beş kız kardeşler annemler. Beşi de birbirinden güzel, göz kamaştırıyorlar. Bunca yıl geçmiş ama fotoğraflarındaki ışık pırıltısıdan hiç bir şey kaybetmemiş. Bundan tam altmış yıl öncesinin İzmir’indeki günlük yaşam ne güzel, ne albenili, ne canlı, ve ne kadar zevkli. Gençlerin yaşamı yaşayabildikleri, fuar zamanlarında  ayaklarına dünyanın geldiği, görgü ve ufuklarını genişletebildikleri sıcacık bir ortam. Tüm fotoğraflarda yüzlerden hiç eksilmeyen, geleceğe sevgiyle, güvenle, iyimserlikle ve kendinden emin bakan gülümsemeler var.

Soldan sağa Ayten (Şeyh) teyzem, Neziye (Leblebicioğlu) teyzem, Nilüfer (Berkem) teyzem, annem Türkan (Emed) ve Neziye teyzemin kızı Evin abla.

Soldan sağa Ayten (Şeyh) teyzem, Neziye (Leblebicioğlu) teyzem, Nilüfer (Berkem) teyzem, annem Türkan (Emed) ve Neziye teyzemin kızı Evin abla.

Bayram seyahatlerimiz kış aylarına rastladığı zamanlarda sabahlar soğuk olurdu ama içinde kıvrılıp uyuduğumuz mis sabun kokulu yorganlar arasında güvende ve sıcak hissederdik kendimizi. Seniha teyzem her gün saat 5 gibi kör karanlıkta kalkar çini sobayı yakardı ki ahali uyanınca evin içi ısınmış, kan kırmızı çaylar hazırlanmış olsun. Radyo mutlaka açılır, havadisler, müzik programları dinlenirken sabah kahvaltısı hazırlanırdı.

Kendine has bir kokusu vardı Karşıyakadaki evimizin. El yapımı reçel, ile has sabun, ahşap ve taş karışımı bir koku. Nezihe teyzemin vişne reçelleri gibisini hiç bir yerde yemedim.

Osman Karşıyaka'da

Osman Karşıyaka’da

Kuzenim Gülden o günleri şöyle anlatmış :

” … sofralar donatılır, tatlısı, tuzlusu, turşusu eksik olmayan. Mami ve Semo teyzenin komşuları gelir, onlar giderler. Diyet yemekleri diye bir kavram yoktu. Mami 94 yaşına kadar yaşadı, toprağı bol olsun, huzur içinde yatsın. Kilise sokağından her geçişimde evinin olduğu yere bakar, şimdi yerinde 5 katlı bir apartman yükselse bile, onları sevgi ve rahmetle anar, çocukluk günlerimi, o eve çıkan yan tarafı açık, beni çok korkutan yüksek merdiveni, kocaman balkonu, büyük anneannemin (Mami) sevecen yüzünü, Semo teyzemin tatlı otoritesini, Neyran’ı, Osman’ı, seni, Niloş ve Perim ablayı, Ayten teyzeyi ve annenin güzel yüzünü, güzel endamını, Evin halacığımı, babaannemin şen kahkahalarını, tiz sesini hatırlarım…

Anneannemin ikinci kattaki evine yan tarafı komşunun bahçesine bakan ve korkuluğu olmayan harici bir merdiven ile çıkılırdı. Merdivenin yanında bir de dut ağacı vardı ve ben her baharda tıkanana kadar dut yerdim. O ağaç  budanınca merdivenin sağ tarafı açık kalırdı. Gülden’i korkutan buydu.

Seniha teyzemin tatlı otoritesi benim için “iğneci” demekti. Çok korkardım iğneciden. Haylazlık yaptığımda -ki her zaman yapardım- Semo teyze kaşlarını çatar, parmağını sallayarak bana uzatır “bak şimdi çağırıyorum iğneciyi” derdi. Ben de bunun üzerine hemen arka odaya veya salona kaçar, bulduğum ilk karyolanın veya sofanın altına sıvışırdım. Bir daha da çıkaramazlardı beni oradan.

Gene Gülden yazmış:

…beni Gülom diye çağırırdı. Ben mahallesinde komşuları tarafından bu kadar sevilen, sayılan insana az rastladım. Genç-yaşlı onlarca komsusu sürekli hatırını sorar evine gelirdi. Hatta bir sefer Ankara’ya geldiğinde bir müddet sonra komşularımı özledim, beni beklerler diye beklenenden erken İzmir’e dönmüş, babaannem ve annenin sitemlerine maruz kalmıştı..

img075

Kuzenler Osman ve Gülden küçük çocuklarken. Önde Evin ablam var. Arakada Gülden’in annesi Gönül teyze ve babası Ertuğrul abi.

Nezihe teyzemin kızı Evin abla bir peri masalı prensesi gibiydi. Her Ankara’ya gelişinde bize uğrar, küçük hediyeler getirirdi. Okula başlayınca sevdiğim çizgi roman Red Kit aldığını hatırlarım. Yeni evlenmişti. Genç bir mühendis olan Haluk abi ile öylesine birbirlerine yakışırlardı.

O dönem mi farklıydı yoksa biz mi? Sıcacık bir aile ortamı çocukluğumun değişmez hatırasıdır.

Sonra o bayramlardan birinde, 1972 yılının Kurban Bayramında, 25 Ocak’da Yalı Caddesindeki o şen şakrak aileye ateş düştü. Evin ablamı yitirdik.  Bir tür lenf kanseri olan Hodgkin’s Lymphoma’dan hayatını kaybetti. 33 yaşıda idi. O yıl vizyona giren ve tüm dünyayı kasup kavurap “Aşk Hikayesi” filmi gibi bir finali oldu Haluk abi ile Evin ablanın hikayesinin. Teyzemin tiz kahkahaları çığlığa dönüştü.

İsmi bugün Karşıyaka’daki Evin Leblebiciğlu ilk ve orta okulları ile yaşıyor. Gene Karşıyaka’da adını taşıyan bir sağlık ocağı var.

Hepimizi etkiledi Evin ablamın erken yaşta zamansiz aramızdan ayrılması. Ben 9, Osman 14 yaşlarındaydık. Ölümü ilk o zaman idrak ettim. Salonda kaloriferin üzerinde duran telefonumuz çalmıştı. Akşam 9’du galiba. Annem açtı. Ben odamdan koridora çıkmış konuşulanı dinliyordum. Annem ahizeyi yerine koydu ve “Evin’i kaybettik” dedi. Anlamadım ilk önce. Bir insan nasıl kaybolur diye düşündüm. Kaybolmuşsa bulunur elbet. Galiba anneme öyle bir soru da sordum. Sonra ya anladım, ya da açık açık söylendi bana. Evin abla ölmüş” diye bağırarak geri odama koştuğumu ve saatlerce ağladığımı hatırlıyorum.

Fakat en çok annemi etkilemiştir Evin ablamın vefatı. Yıllarca teyzeme destek oldu annem. Hep yanındaydı. Her Kurban Bayramında gitti. Her hüzünlü gününde konuştu. Teyzemin içine düşen o kor ateşi hep beraber yaşadı. Evlat acısını ilk orada gördü.

Osman’ı kaybettikten sonra “Ablamla kaderimiz aynıymış” dedi. Annemle uzun uzun bu konuyu konuştuk. “Ablamla kaderimiz aynıymış”.

Reklamlar

İzmir Karşıkaya 1728. Sokak” üzerine bir yorum

  1. İnsanın geçmişi her zaman onu kovalıyor, hele hele yaşı 40 ları 50 leri geçtikten sonra o geçmiş, yani “kökler”e olan ilgisi daha da artıyor. İşte, biz kuzenler, yeğenler, arkadaş ve dostlar bu kökten dal alanlar olarak yaşam bizi ne kadar ayrı ülkelere, kıtalara gönderse de, araya kayıplar, acılar girse de yine birbirimizi bulacak, anılarımızı, sevinçlerimizi ve dertlerimizi paylaşacak, daha da güçleneceğiz. Biz kökü bir olan büyük bir ağacız!

    Cevapla

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s