İkimiz de Hazine’dendik ve antikaya meraklıydık

Yazan: Feza Üstünkaya

Sevgili Osman’ı ilk defa bir yurt dışı seyahatinde tanıdım. O zamana kadar birbirimizi Hazine koridorlarında görür ve selamlaşırdık. Ben o zamanlar Hazine’nin dış ekonomik ilişkiler genel müdürlüğünde çalışıyordum. Osman ise yabancı sermaye genel müdürlüğünde çalışıyordu.

Paris’te OECD nin alt komitesi toplantılarına gidiyordum. İstanbul’da dış hatlar terminalinde Osman ile karşılaştım. O da aynı kuruluşun başka bir toplantısına gidiyordu. Selamlaştık. Osman ile aynı uçakla Paris’e uçtuk. Havalimanında Paris’te görevli ekonomi müşavir arkadaşımız Uğur karşıladı. Eşyalarımızı otele bıraktıktan sonra Uğur bizi evinde akşam yemeğine davet etti. Sen nehri manzaralı evinde Osman, Uğur ve Ben koyu bir sohbete daldığımızı hatırlıyorum.

Paris’ten döndükten sonra Osman ile arkadaşlığımız yakınlaştı. Tokyo’ya ekonomi müşaviri olarak atandığımda Osman’nın odasına çıkıp vedalaşarak Tokyo’da görüşmek umuduyla ayrıldık.

Her yıl Japonya’da yabancı yatırım seminerleri olurdu. Bu toplantılara Hazine’den katılım olurdu. Yanlış hatırlamıyorsam gittiğim ilk yılı Osman yabancı yatırım seminerinde konuşmacı olarak katıldı. Tokyo’da kardeşi Erol’un evinde kalıyordu.

Ben de ilk günü sekreterim Honda ile Osman’ı almak için arabam ile Erol’un Tokyo’daki evine gittik. Ilk gün Tokyo Büyükelçisi rahmetli Yaman Başkut ile bir görüşme ayarlamıştım. Osman ile birlikte Büyükelçimizin konutuna gittik. Büyükelçimiz de yarın yapılacak toplantıya katılım sağlayacağını ifade ederek Osman’a başarılar diledi. Osman toplantıda her zaman olduğu gibi başarılı bir sunuş gerçekleştirdi. Büyükelçimizin de övgüsüne mazhar oldu.

Türkiye’ye döndükten sonra Osman ile dostluğumuz devam etti. Eşinin ve kendisinin antikaya merakı bizim ile de ortak paydayı oluşturmuştu. Hafta sonu zaman zaman Çiçek ile Ankara kalesindeki antikacıları ziyaret ederlerdi. Bu konuda benim de görüşlerimi alırlardı. Bir akşam Osman ve Çiçeği evimize yemeğe davet ettik. Antika ve kültür ağırlıklı güzel bir gece geçirdik.

Osman bize yakın Beysukent’de bir villa satın almıştı. O Villa’nın deklarasyon işleri ile uğraşıyordu. Ben de aynı tarihlerde ev aldığım için bu konudaki tecrübelerimi Osman ile paylaşıyordum. Bir Ocak günü Osman’nın doğum günü partisine beni ve eşimi de davet etti. O gün Osman’nın annesi,babası ve yakın arkaşları ile tanışma fırsatını bulduk. Keyifli bir gece geçirdiğimizi hatırlıyorum.

Daha sonra benim Tahran’da Ekonomik İşbirliği Teşkilatında görevlendirilmem üzerine Osman’a veda ziyaretinde bulundum. Bana bulunduğum kuruluşun imkanlarından yararlanmam ve dönüşte emekliliğinde proje danışmanlığı yapma imkanlarını değerlendirmem konusunda tavsiyeleri hala kulaklarımda.

Osman’ı en son Tahran’dan Türkiye’ye geldiğim zaman sağlık kontrolü için gittiğim Hacettepe hastanesinde çocuklarını muayeneye getirdiğinde karşılaştım. Emekli olmuştu.IBM de çalışıyordu. Bana kartını vererek Tahran’a dönmeden önce bir yemeğe gidelim dedi. İki gün sonra Armada’da Osman ile bir öğle yemeğinde buluştuk. Hazine’den emekli olduğu için çok mutlu olduğunu gördüm. Yeni işini heyecan ile benimle paylaşıyordu.

Tahran’a döndükten yaklaşık 4 ay sonra Ankara’dan Hazine’den Murat Nedim Arıkan’dan aldığım telefon haberi ile Osman’nın vefat ettiğini öğrendim. O gün Murat Osman’nın cenazesinden geliyormuş. Çok şaşırdım. Ani bir hastalık Osman’ı aramızdan almıştı. Çok iyi bir dost ve iyi bir arkadaştı.

Mekanı cennet olsun.

Sevgili Osman

Bu yazıyı Aralık 2013’de yazıldı. Siteye Osman’ın doğum günü 27 Ocak’da yüklendi (2014)

Yazan: Esra Karaosmanoğlu

Sevgili Osman;

Sen gideli bugün tam 1 yıl oldu. Bana daha uzun bir süreymiş gibi geliyor…Sanki yokluğun asırlardır bizimleymiş gibi, ama acın, dünkü acı…

11 Aralık 2012 tarihinde de söylemiştim. Bize sensiz bir hayata alışmak kaldı. Alışabildik mi? Tabi ki hayır…

Elbette, yaşam devam ediyor…Çok şükür, güzellikler görüyoruz….Binlerce şükür… Örneğin bu sene, ben defalarca Erol’u görebildim. Sağolsun İstanbul’a her gelişinde beni aradı. Bir kahvenin, yemeğin eşliğinde, dünyayı kurtardık, uğraşlarımızı paylaştık, ailelerimizden, senden bahsettik… Güldük, zaman zaman duygulandık…. Bir de biliyor musun, bu sene ailecek Çeşme’ye geldiler! Bizim eve yakın bir pansiyonda kaldılar. Kuzenler, yani Erol, Gülden, ben ve Ece, birlikte yemeğe çıktık…Annem, Güneş, Hayri ağabeyi de vardı…Çok güzeldi Osman, çok güzeldi…Kaan yemek sonrasında uyuya kaldı. Birkaç sandalyeyi birleştirdik onun için, konforsuz bir geçici döşek yaptık…Deniz, sıcak, heyecan, yormuş olabilir minik yeğenini…Ne acıdır ki tüm bunlar senin sayende oldu Osman. Her buluşmamızda, sen hep bizimleydin.

Mert ve Onur’un fotoğraflarını görüyorum facebook’ta. Biliyor musun, ben halâ oğullarını ayırt edemiyorum J Ama bir tanesi aynı sen…Yani senin minyatürün. İnsan ister istemez, yitirdiğinin hatlarını arıyor yüzlerinde, hareketlerini benzetmeye çalışıyor… Onlar, güzel annelerinin sonsuz sevgisi ile serpiliyorlar. Çok güzeller Osman…

Osman’cığım, sensiz bir dünya hep biraz eksik, biraz anlamsız, biraz yarım kalmış gibi…Ama gelecek, güzel şeylerin de habercisi. Tıpki o güzel gözlerin gibi, masmavi, umut dolu bir gelecek var karşımızda. Belki de inadına, seni bizden götüren o korkunç hastalığa inat, bizler en güzel şekilde yaşamaya gayret edeceğiz. Senin için de yaşayacağız…. Seni güzel bir şekilde anarak da… Ağlayarak bazen, ama daha çok gülerek, tebessümle…Çünkü şurası gerçek ki, sen bizi hep güldürürdün ve hep gülmemizi, iyi olmamızı isterdin… Senin için, her geçen gün daha iyi olacağız.

Bazen telefonla seni arayasım geliyor. Hâlâ ve hep, cebimde kayıtlı olacak numaran. Tıpkı babamınki gibi… Sonra vazgeçiyorum ama ne yalan söyleyeyim, o telefon numarasının kayıtlı olması, sanki hattın diğer ucunda her an cevap verebilirmişsin hissini veriyor. Bu da hoşuma gidiyor sevgili Osman. Çünkü sen hep, her daim, telefonun ucunda kadar yakın olacaksın benim için…

Seni çok seviyor, ve çok özlüyorum.

Kuzenin,

Esra

20 yıllık kariyer yoldaşlığı, “Kedi ve Kitap” kardeşliği

Yazan: Onur Ataoğlu

ODTÜ Endüstri Mühendisliğinden mezun olduktan sonra Aselsan’da çalışmaya başladım. Hepsi benim gibi mühendis olan 7 kişilik bir ekipte, aynı dili konuştuğum insanların arasındaydım. Birkaç ay içinde şeytan dürttü ve o günlerde çok gözde bir kuruluş olan Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın sınavlarına girdim, kazandım ve Aselsan’dan istifa etmeye karar verdim. Arkadaşlarım kararımı şaşkınlıkla karşıladı; ne de olsa mühendisliği bırakıp “devlet memuru” olmaya gidiyordum…

Okumaya devam et

Uzaklardaki Amcasından

Yazan: Yusuf Emed

Since leaving Istanbul, my contacts with Turkish family and friends have been rare treats. Staying with Osman and Çiçek in Paris was like that. We discovered that Çiçek and I both studied in Boston, and wandered around the same streets as students. I got to see Paris with the eyes of people who live there; I still remember a Chinese restaurant we went to—quite different from the ones in Montreal. It was Chinese with a French flavour!

I had some unfinished conversations with Osman about the two Istanbuls and our family, same city and same family, but remembered differently in many ways. We stayed up into the night in a living room turned into bedroom for me, and finally made an effort to stop talking and go to sleep —we both needed to get up early and head off in different directions the next day. He was headed to Belgium for a meeting, and I was on my way back to Montreal.

Little did I know that that was the last time I would see him. I miss him.

Şeytan tüyü

Yazan: İnci Pekgüleç Apaydın

Osman ile Paris’te tanıştık. Onunla ilgili ilk hatırladığım, yeni tanışmış olmamıza rağmen, bir Fransız kafesinde, eski dostlar benzeri sohbetimizdir.

Aynı kurum da olsak da birlikte hiç çalışmadık, ama yolumuz hep kesişti. Bizi karşılaştıran öğrenme ve öğretmeye olan ilgimizdi galiba. Emekli olup üniversiteye döneceğimi söylediğimde, onun da bu yöndeki isteğini konuşmuştuk uzun uzun. Gözündeki ışıltıyı bugün gibi hatırlıyorum.

Sanırım Osman’ı bizlere bu kadar sevdiren yaşamın her alanında yaydığı bu ışıktı. Okumaya devam et

Osman Bey için

Yazan: Nazan Yakışkan

Ben sadece amirimi değil; ağabeyimi, çok sevdiğim bir insanı, dert ortağımı kaybettim. Osman Bey’i, Hazine Müsteşarlığı’nda göreve başladığım 2001 yılında tanımıştım. 2002 yılının sonbaharında onun sekreteriydim. 27 yıllık çalışma hayatımın 12 yılı, onun gibi bir idareciyle çalışmanın mutluluğu ile geçti. Gerçekten de Osman Bey’le çalışmak bir ayrıcalıktı. Bizlere değer verir ve bunu da hissettirirdi. Okumaya devam et

Küçük mucit

Yazan: Gülden Leblebicioğlu-Ünal

Sevgili kuzenim Osman benden yaklaşık 2.5 yaş büyüktü. 1969 yılında İzmir’den Ankara’ya taşındıktan sonra anne babalarımızın yakın ilişkileri ve aynı mahallede (Kavaklıdere) oturmamızdan dolayı sık sık görüşür olmuştuk. Büyükler salonda otururlarken biz çocuklar, Osman, ben, Erol ve kardeşim Şebnem, odalarımızda toplaşır, türlü oyunlar (pişti, kaptıkaçtı, eşek, kızma birader, monopol, isim-şehir, vb.) oynar, inanılmaz hoş saatler geçirirdik. Okumaya devam et

Bunları siz yazdınız

Yazanlar: İhsan Akıncı, Okan Demirkan, Egemen Ökte, Nazım Bayraktar, Ümit Esi, Memo Diriker, Duru Duruman Özbakan, Hürol Soyuyüce, Mehmet Onaner, Özge Dumlupınar, Jaklin Kaya, Sevgi Boz, ve diğerleri.

Derleyen: Erol Emed

Osman’ın çok hayranı vardı. Kimisi kişiliğine, espirilerine, duruşuna, kimisi de bilgisine, ve dürüstlüğüne tutulmuştu. Tanıyanlar er ya da geç candan sevdiler onu. Eski mesai arkadaşı İhsan Akıncı “Duruşu, ses tonu, kullandığı sözcükler ve kendine has o gülüşüyle bizler yanında hep rahat davranırdık. Başka insanların hayatlarında olumlu izler bırakarak bu dünyadan göç etmek herkese nasip olmaz” diye özetlemiş.

Yaşadıkları sürece bu insanların Osman ile ilgili güzel anılarını hiçbir zaman unutmayacaklarına inanıyorum. Okumaya devam et

OECD’deyken

Yazan Ayşe Öktem

Osman’ı ne zaman tanıdım? Kesin bir gün ya da tarih veremem. Ancak sanıyorum Gümrük Birliği süreci içinde (90’lı yılların ilk yarısı) yaptığımız sık toplantıların bir ikisine gelmiş ve onu orada tanımıştık. Ben Dış Ticaret Müsteşarlığı, o ise Hazine Müsteşarlığı mensubuydu. İnce, zarif silueti, sakin tavırları, nezaketi ve bir Kuzey’li soylu havasıyla dikkat çekiyordu elbette.  Herkesin koşuşturduğu günler, yıllardı. Okumaya devam et

1980′ in Aston günlerinde Osman

Yazan: Uğur Uyguner

Fotoğraf: Serday Ceylan

Yıllar geçince belleğinizdeki anılar da zaman kırıntılarına dönüşüyor.

Seçici davranıyor bellek. Her şeyi ve herkezi barındırmıyor dosyalarında. Bizim saatleyip, takvimlediğimiz gibi de arşivlemiyor. 30 yıl öncesiyle, 5 yıl öncesi aynı yakınlıkta duruyor size.

Osman’ın Aston’un öğrenci uğrağı publarından birinde; baş parmağını kulpuna takıp avuçlayarak göğsüne yasladığı pint’ın üstünden hep mütebessim bakan o yüzü de kaybolup gitmeyen tablolardan biri. Belleğimin dün kadar yakın bi yerde tuttuğu; benim de daha dünmüş gibi dilimden düşmeyen biri Osman. Okumaya devam et

Pastırmalı Tavuk

Yazan: Nazım Bayraktar

Osman la birlikte ilk Viyana ya gittiğimizde kış mevsimiydi . Bir şehri yakından tanımak için yürüyerek dolaşmak gerektiğini bildiğimiz için biz de iş çıkışlarında beraber şehir merkezinde yürüyüş yapardık. Üşüdüğümüz zaman görebildiğimiz ilk cafeye girip Melange veya “kleiner Brauner”  içerdik, her seferinde de aynı senaryo tekrarlanıyordu. Köpeklerin pislikleri mutlaka ya Osman’ın ya da benim ayağıma bulaşmış oluyordu. Bundan sonraki sefer daha dikkali olacağız diyorduk ama sonuç pek fazla değişmiyordu. Okumaya devam et

İzmir Karşıkaya 1728. Sokak

Not: Bu yazı 4 Ocak 2013 günü Facebook’da dört kuzen (Gülden, Esra, Yonca ve ben) arasında geçen konuşmadan oluşturuldu. Yazı 28 Ocak’da yenilenmiştir. 

Çocukluğumda her bayram İzmir Karşıyaka’ya giderdik. 1728. Sokakta (Kilise sokağı) taştan iki katlı tipik bir İzmir evinde Seniha teyzem ile beraber oturan anneannem veya Yalı Caddesi’nde oturan Nezihe teyzemlerde kalırdık. Bu ziyaretler başlı başına bir olaydı. Ankara’dan kalkılıp yataklı tren ile İzmir’e gidilirdi. Zahmetli bir yolculuktu, buharlı trenler her zaman rötar yapar, yol ortasında Eskişehir, Soma veya alakasız yerlerde uzun süre beklerlerdi. Kış aylarında kompartmanların içi soğuk olur, camlar da buz tutardı. Okuduğumuz gazeteleri penceresinden gazetesiz vatandaşlara verdiğimiz günlerdi.

Bu yorucu seyahattan sonra Karşıyaka’nın sevimli istasyonunda inilir, oradan oflaya poflaya o güzelim evlere girilip yerleşilinir. En az bir hafta sabahtan akşama aile ortamının tüm sıcaklığı dolu dolu yaşanırdı.Bayramlar bizim bol bol sevildiğimiz, şımartıldığımız, her zaman neşeli olunan, ailenin buluştuğu, evin kadınlarının heyecanlı ve sevinçli telaşlarına bizim muzırlıklarımızın ve bağrışmalarımızın karıştığı zamanlardı.

Okumaya devam et

İki kardeşiz biz

Biz iki kardeşiz. Ama önce kısaca annem ve babamın evliliklerinden bahsedeceğim.

Annem ve babam İş Bankası’nda tanışırlar. Babamın o bankaya girmesi hikayesi ilginç. Şöyle olmuş. Türk Ticaret Bankas’ında çalışırken o dönemin tanınmış profesörlerinden Zeyyat Hatiboğlu’na rastlar. Prof. Hatiboğlu babama, yabancı dil bilen bir eleman arıyan İş Banka’sına başvurmasını tavsiye eder. Babam da gider Fikret Bey (Anlı) ile görüşür. “Genel Müdürlükte kimi tanıyorsun” diye sorar Fikret Anlı. Bunun üzerine babam masadan kalkar. Fikret bey şaşırır, “Neden” diye sorar . Tam bir İstanbul beyefendisidir babam, doğru bildiği yolda kimseye ödün vermeyen bir kişiliği vardır. “İşe girmek için illa birini mi tanımam gerek?” diye cevaplar soruyu.  Fikret bey “tamam, otur” der. Maaş pazarlığı yapılır. Anlaşırlar. Fikret Anlı babama “Madem ki kimseyi tanımıyorsun, senin adamın ben olacağım” der.

Okumaya devam et

Kurumda tanıdığım ilk kişi

Yazan Serpil Aktürk

1986’ydı. O zamanlar KPSS, KPDS gibi memur sınavları yoktu. TAEK işe alım için kendi sınavını yapıyordu. Sınava girdiğim salonda, ciddi bir şekilde masada kitabını okuyarak bize gözcülük yapan Osman Emed’i o gün tanıdım. Kurumda tanıdığım ilk kişiydi. Kısa süre, ancak Çernobil kazasının Kurum’da yarattığı telaşın yoğun olduğu günlerde Karanfil sokakta Başkanlık binasının 4. katında çalışma arkadaşı olduk. Kendisinin “Şube Müdürü” vasfı, o günlerde gün içinde 2. ve 4. katlar arasında defalarca inip çıkmasına sebep oluyordu. Kendisini tanıdıkça, tanıdığım günkü ciddiyetinin aslında üstlendiği misyon gereği olduğunu anladım.

Sema’nın yüksek sesli hapşırmasını odasından duyup, telefonla arayarak “çok yaşa” demesi hatırımda. Sen de yaşamalıydın. Zamansız oldu ayrılığın…

Serpil Aktürk

çok yaşa ZARARSIZ”

Yazan: Sema ZARARSIZ

Ben 1982 yılında TAEK’de göreve başladım, yanlış hatırlamıyorsam benden 1 yıl sonra Osman Eğitim Şubesinde göreve başladı. Odalarımız aynı kattaydı, Osman Yurtdışından yeni dönmüştü, tabii yeni işe başlayan biri için her yerde olduğu gibi bizde de kimmiş? nereden gelmiş? soruları anında dolaşmaya başladı. Osman’ın ciddi ve soğuk bir görüntüsü vardı ama bu görüntünün altında son derece esprili, zeki, nazik, dostça, yardım sever bir  yapısı olduğunu kısa sürede anladık, kısa zamanda hepimize kendisini sevdirdi. Okumaya devam et

Osman ile Anılar

Yazan: Emel-Medar Ökte

Ben Medar Ökte, 1958 doğumluyum. Eşim Emel ve oğlum Egemen ile Osman’ların Beysukent’den komşularıyız.

Osman’ın sevgili ve biricik Kardeşi Erol tarafından verilmiş görevin sandığımdan da zor olduğunu klavye başına geçince anladım.

Boğazımda bir düğüm de oluşsa, içimi de acıtsa, gözlerimi de yaşartsa bu görevimi yapmaya çalışacağım.

Sonlardan başlayacağım ki belki sonrası gelir. Okumaya devam et

Zamanı Böldü Yol

Yazan: Esra Karaosmanoğlu Bayar

DSC_0163

İstanbul, 1 Ocak 2013

Osman.

Gideli bir ay bile olmadı, ama sensiz bir dünyaya göz açtığımız o soğuk 11 Aralık gününden beri zaman durdu.

Halâ inanamayacağımız kadar yakın, ama talihsiz yokluğun asırlardır musallat sanki…

Kaybınla ilgili hissettiklerimden, acımdan, isyanımdan, ümitsizliğimden, öfkemden ve hayâl kırıklığımdan sayfalarca bahsedebilirim. İçimdeki adalet duygusunun gidişinle nasıl liğme liğme edildiğini anlatabilirim. Yine de sözcükler çok yetersiz kalır Osman. Susmak, belki de acımı ifade edebilmenin şu aşamada tek yolu. Ailenin kederini düşündüğümde, benimkini dile getirmekten utanıyorum. Çiçeğin, Erol’un, annenin ve babanın sen gittiğinden beri olan acıları, tüm dünyayı kaplayacak kadar büyük. Okumaya devam et

Osman’ımızı acımasız bir hastalık elimizden aldı

“Osman’ımızı neden kaybettik” başlığını değiştirdim(27 Mayıs 2014)

Doktoruna göre karnındaki tümör kötü huylu “çok melun ve berbat” bir kanserdi. “Inopt” (müdahele edilemez) duruma geldiği görülmüş, buna rağmen hastayı rahatlatmak ve tıkanma gibi komplikasonları önlemek için 6.5 saat süren bir “mücadele” ile alınmıştı. Fakat nüksetmiş, hızla büyüyerek yayılmıştı. Kurtuluşu yoktu.

Medikal onkologlar ise tanının baştan eksik yapıldığına, onkoloğun vermesi gereken kararları genel cerrahın verdiğine, doğru ilaç tedavisine erken başlansa sonucun farklı olabileceğine ve Osman’ın ömrünün uzayabileceğine dikkat çekiyorlar.

Bir uzman cerrah bu cins tümör görülen hastalar arasında ilaç tedavisi ile hayatlarına çok daha uzun süreler devam edebilenler olduğunu da doğruladı.

Tanının hatalı konduğu, patalojik sonuçların noksan alındığı, ve medikal onkoloğun devreye çok geç girdiğini araştırmalarımız sonucu bulduk. Dolaylı veya direkt bu gerçeği doktoru da kabul etti. Okumaya devam et

Osman (27 Ocak 1958-)

27 Ağustos günüydü. Eşim ve çocuğumla tatildeydim. Masmavi gökyüzünün altında zümrüt yeşili denizle buluşan kıyı boyunca araba sürüyorduk. Yolun diğer tarafında hasat vakti gelmiş altın sarısı tarlalar ve onlar ile birleşen yeşil kayın ormanları vardı. Uzaklarda dar bir karayolunun, gün batımı renklerine bezenen ekinlerin arasından kıvrılarak aştığı tepeler pitoresk kompozisyonu tamamlıyordu.

Eğer Cennet’in pek çok tanımı var ise bu manzara onlardan biri olmalıydı. Okumaya devam et